Psikiyatrist Dr.Mustafa Merter’in “Dokuz Yüz Katlı İnsan” kitabının yayınlanmasının hemen ardından Aktüel Dergisi’nde korkunç bir kapakla, Depresyona karşı zikir terapisi” başlığıyla bir tanıtım röportajı çıkmıştı. Bugün Bostancı deniz otobüsü iskelesinden geçerken gazete bayisinde Aksiyon Dergisi’nin kapağında “Umre Terapisi” başlığını görünce aldım. Konu yine Mustafa Merter’di. Bu sefer çok daha detaylı, açıklayıcı ve sansayondan uzak bir röportaj vardı. Ama kendisine Coelho’dan atıfla “Türk simyacı” gibi bir sıfat yakıştırılmış olması bana tuhaf geldi. Yazıyı okumak isteyenler için: link
‘Her insanda, doğduğu andan itibaren onun gölge gibi izleyen bir ölüm korkusu var. İnsan çok hassas bir varlık. Bir sabun köpüğü gibi her an patlamaya hazır. İşte bu sabun köpüğünü güçlü kılmak ve ölümsüz hale getirmek için sürekli buna bir şeyler katmak istiyor insan, gerek maddî gerek manevi açıdan; iktidar, güç, işte ne varsa. Yaşlanıp güzelliği gidince, bir sevdiğini kaybedince, işinde bir şekilde sarsıntı geçirince o katmak istedikleri dökülmeye başlıyor. Ölüm korkusu sarıyor insanı.’
saat 17 suları atrium otoparkından yunus emre camisi tarafında beklemekte olan annemin yanına gitmek için karşıdan karşıya geçerken, mavi honda jazz marka bir araba çarptı. yere yuvarlandım. kaza oldu.
eve dönüş öncesi b telefonu. buluşma yeri: pastane terası.
tahta çin oyuncak reyonundan birkaç parça eşya.
boş kafe: köşe masa. plastikhasır koltuk. i oturdu.
heybetiyle geliverdi B, beraberinde 3 kişi. Kültablası istedi, çay söyledi, keyifle başladı konuşmaya.
heyecan sarmaladı, i ne yapacağını şaşırdı. göz teması: yok. saygı belirtisi: yapamadı. tören bitmiş olmalı. B’nin zarafeti. i, gözünü alamadı. sigara tutuşu, masaya yaslanışı. kulağına çalınan konuşmalar. yanına gitsem. olmaz. yanındakilere açıklama yapması gerekir. şeklim şemalim yerinde değil. bir dolu düşünce. içini acı kapladı. aynı mekanda. dışarıda. bu kadar yakın: daha önce hiç olmamıştı. anlamı nedir. bilemedi.
b geldi sonra. tişört var üzerinde. ayağa kalktı karşılamak için. ah keşke B geldiğinde de ayağa kalkabilseydi. öpüştüler. oturdular. ne var ne yok’lar başladı. i’nin aklı çapraz masada. B ile b arasında. elektrik fırtınası. yorgun sandı b, uykusuzluk bahanesi. keyifsiz konuştular. suskunluğa çare, genç garson belirdi. lüzumsuz bilgiler verdi. garsonun arkasından kaçamak bakışlar. ara sıra kambur sırtını dik tutmaya çalıştı. durşunu tarttı. bakıyor mudur bana. ne düşünüyordur. açılamadığı sevdiğiyle aynı mekanda karşılaşan ihmalkâr aşığa benzetti kendini. kulağına gelen kelimelerden kendine mânalar çıkarmaya çalıştı. b gittiği yerlerden, yediği restoranlardan bahsediyordu. ikisinin konularını tarttı. ne kadar farklı. kişi kendini söylermiş. yorgunsun dedi b, kalkalım dedi i.
giderken en azından başıyla selamlaşmayı hayal etmişti. oyalandı. b önünden perde gibi geçti. B’ye baktı. karşısındakinin içine ilahi bir sevecenlikle gülümsüyordu. bakmadı. kederi arttı. öpüşüp ayrıldılar. hemen sigara yaktı. sersemlemiş şekilde arabaya yalpaladı. radyoda kısmetine çıkan şarkı: zero is also a number’ın sonu. dirty three. karşılaşmayı anlatacak, kendini anlayacak kimse gelmedi aklına. belki ibrahim baba. ölünce daha da yanlız kalacağım diye düşündü. daha gerçek bir yanlızlık. alıştırma yapıyorum sanki.
yıkıntı
yatağa uzandığında, vücudundaki hücreleri hisseder gibi oluyorsun: sanki hepsi yorgunluklarını sesleniyor.
ego zayıflıyor denmişti: bazen barutu az kibrit çöpü gibi parlayabiliyor.
bir bardak dolusu su. yere dök ya da iç.
Belgesel projesi ile ilgili olarak birçok kereler ziyaret ettiğimiz Şizofreni Dostları Derneği, Türkiye’nin psikiyatrik rahatsızlıklarla ilgili olarak kurulan ilk sivil toplum kuruluşu.
10 yılı geride bırakan dernek, düzenlediği faaliyetlerle, şizofreni hastalarının kendilerini sosyal hayata adapte etmelerinde önemli roller üstlenmiş. Maddi imkansızlıklardan ötürü kirasını ödeyemeyecek duruma gelen Şizofreni Dostları Derneği, kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Derneğin kapanması demek; iyileşme sürecine girmiş hastaların, birbirleriyle iletişiminin kopması demek.
Folklör dersleri ve çeşitli kursların yanı sıra, derneğin son faaliyetlerinden biri de “Şizo” markalı mumlar üretip satışa sunmak olmuş. Şizofreni hastaları tarafından üretilen mumlar, hastalığın iyileşmesi için gereken umudun da bir simgesi aynı zamanda.
Türkiye’de 600 Bin kişide olduğu tahmin edilen bu yürek paralayıcı hastalığa karşı, öncelikle
ön yargılardan sıyrılmak,
şizofrenleri damgalamaktan ve ayrımcılık yapmaktan vazgeçmek,
tedavileri ve hayata uyum sağlamalararı için çalışan kuruluşları desteklemek gerekiyor.
Psikiyatr Dr. Mustafa Merter’in “Dokuz Yüz Katlı İnsan” kitabını uzun süredir yazmak istiyordum. Kitap, Kaknüs yayınlarından çıkmış. Kitapçılarda (biraz zor da olsa) psikoloji ile ilgili kitapların arasında yer alıyor. Şimdilik arka kapak yazısını ilave ediyorum. Okumaya paralel olarak kitaptan kimi alıntılar yaparak ele aldığı konuları tartışmak istiyorum.
Her yükseliş ve bir üst kata çıkış, terk edilen kattaki alt kişiliğimizin “ölümünü” temsil eder. O zaman usulca o kata inip o rolüoynayan oyuncunun kulağına sevgi, anlayış ve muhabbetle “Evet sen bensin ama ben sadece sen değilim!” diyerek hayatımızda o rolün hükmüne son verebiliriz. Hem onu aslında nefret ettiği bir varoluş tarzından kurtarmış hem de kendimize bir yükselişimkânı sunmuşo/uruz! Rolün yani alt kişiliğin terk edilmesindeki en büyük engel, bir üst katın varlığınıbilememek, yani rol giderse “boşluğa düşerim” kaygısıdır. Hâlihazırda öğretilen psikoloji, içimizde var olan potansiyele işaret etmediği için, ne yazık ki bizler rollere ve hâllere kilitlenip kalırız. Bir üst katın varlığından habersiz olan modem psikoloji bilimi, bir bakıma bu kaygıyıtasdik etmiş olur. (...)
Mevlana Celaleddin Rumi (k.s.) Hazretleri’ni anmak için Aralık 2006′da Konya’da düzenlenen Şeb-i Aruz Töreni. TRT2′de yayınlanan tören görüntüleri 30′ar dakikalık 4 bölüm halinde Google Video’da yer alıyor. Yayında Sema töreninin yanı sıra Hz.Mevlana ile ilgili bir belgesel ve Tuğrul İnançer’in konuyla ilgili bilgilendirici açıklamaları var.
Amazon’un Mekanik Türk adlı uygulamasında rastladığım ilginç işlerden birisi de, kendi kitaplarını yayınlayan bir yazarın, kitabından bir hikayenin okunarak eleştirisinin yapılmasını istemesiydi.
James Paige’in yayınladığı “The Dubious (But True) Tale of My Death (And Everything That Preceded It)” adlı kitabından “Moontower” – “Aykulesi” adlı kısa hikayeyi okudum. Kendisini tanrının oğlu zanneden kralın günün birinde aya dokunmak istemesi, bu isteğinin gözünü kör eden bir tutkuya dönüşmesiyle başına gelen hazin son anlatılıyor. Aya dokunmak için, ülkesinin bütün kaynaklarını kullanarak, gerektiğinde halkını sömürerek gerektiğinde kurban vererek kuleyi yaptırmaya girişiyor.
Hikayeyi okumaya başlarken aklıma ilk gelen Rudyard Kipling’in Öylesine Hikayeler adlı kitabı oldu. Orada anlatılan genellikle hayvan hikayeleri olsa da, üslup yakın gözüktü. Tabii hemen sonra 11 Eylül olayları, İkiz Kuleler ve devamında Amerikan saldırganlığı hikayenin sembolik göndermeleri olarak aklıma geldi. Yine Nemrut benzeri kralların sonu da hikayenin değindiği temalardan.
“Büyüklere masallar” tarzı didaktik üslubunu çok içime sindiremesem de okunabilir ve belirli bir edebi lezzet alınabilir bir kısa hikaye olmuş.
Yazarına bu sayfanın linkini göndermem gerektiği için kitap tanıtım yazısının ingilizcesi de burada: